Son yıllarda her yerde aynı cümlelerle karşılaşıyoruz:
“Kendini sev.”
“Önce sen.”
“Sen buna layıksın.”
Kulağa iyi geliyor. Hatta insanın yorgun ruhuna kısa süreli bir şeker gibi etki ediyor. Ama bir süre sonra şunu fark ediyoruz: Bu dil, bizi iyileştirmekten çok yalnızlaştırıyor.
Çünkü insan zaten kendini yeterince düşünüyor.
Hayatta kalma içgüdümüz var. Korkularımız var. Hesaplarımız, beklentilerimiz, kırılganlıklarımız var. Yani “kendini düşün” demeye çok da ihtiyacımız yok. Asıl eksik olan şey, başkasını düşünebilmek.
Kişisel gelişim adı altında sunulan bazı öğretiler, sınır çizmekle bencilliği birbirine karıştırıyor. Oysa sınır çizmek, başkasını hiçe saymak değildir. Kendini korurken başkasını yok saymak hiç değildir.
Evet, insan hayır demeyi bilmeli.
Ama neye hayır dediğini de bilmeli.
Birinin duygusuna, emeğine, ihtiyacına körleşerek “Benim enerjim düşüyor” demek; kişisel gelişim değil, kişisel daralmadır.
Gerçek gelişim şudur:
Hem kendini koruyabilmek,
hem de başkasının yükünü görebilmek.
Empati, insanın en zor kasıdır.
Çünkü empati, sadece “anlıyorum” demek değil; rahatsız olmaya razı olmaktır.
Başkasının acısına konforundan biraz feragat ederek bakabilmektir.
Bugün herkes “değerliyim” demeyi biliyor.
Ama “sorumluyum” demeyi bilen çok az.
Oysa insan sadece kendine karşı değil, hayata karşı da sorumludur.
Karşılaştığı insanlara, dokunduğu kalplere, söylediği sözlere karşı…
Kendini sevmek önemlidir.
Ama kendini merkeze alıp dünyayı kenara itmek, insanı büyütmez; küçültür.
Belki de kişisel gelişim, aynaya bakıp kendini alkışlamak değil;
bazen aynadan başını kaldırıp bir başkasının yüzüne bakabilmektir.
Ve asıl soru şu:
Sınır çiziyor muyuz…
Yoksa kalın duvarlar mı örüyoruz?
Kendinizi sevdiğiniz gibi başkalarını da sevmeniz dileğiyle hoşça kalın